10 yıl evvel, bugün, tanıştıktan 1 ay sonra Virgiana’da evlilik yemini ettik. İyi günde, kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta, zenginlikte ve yoksullukta, ölüm bizi ayırıncaya değin diyerek… Yemin etmek sadece kelimeleri arka arkaya sıralamak değildir. Kelimelerin olağanüstü bir gücü, bir büyüsü vardır. Yeminlerin de öyle. Özellikle kalpten edilenlerin… İyi ki o yemini ettik. Nice 10 yıllara❤️
Birlikte 10. doğumgünü kutlayışımız… Daha nice kutlamalara hep beraber… İyi ki doğdun, iyi ki benim hayat arkadaşım, Ares ile Milan’ın harika babası oldun… Seni seviyoruz…❤️
Birlikte 10. doğumgünü kutlayışımız… Daha nice kutlamalara hep beraber… İyi ki doğdun, iyi ki benim hayat arkadaşım, Ares ile Milan’ın harika babası oldun… Seni seviyoruz…❤️
Birlikte 10. doğumgünü kutlayışımız… Daha nice kutlamalara hep beraber… İyi ki doğdun, iyi ki benim hayat arkadaşım, Ares ile Milan’ın harika babası oldun… Seni seviyoruz…❤️
Birlikte 10. doğumgünü kutlayışımız… Daha nice kutlamalara hep beraber… İyi ki doğdun, iyi ki benim hayat arkadaşım, Ares ile Milan’ın harika babası oldun… Seni seviyoruz…❤️
Zaman ne tuhaf. Yaşadığımız an pek çok şeyin farkına varamıyoruz çoğu zaman. Çünkü uyanık olduğumuz zamanın % 98 i aslında uykudayız. Zihnimiz otomatik pilotta. O an yaşanan anın gerçekliği için de değil de zihnimizde yaşıyoruz. Çocuğumuzu severken, çalışırken, arkadaşlarımızla birlikteyken, ailemizin yanındayken zihnimiz hep başka yerde. Bazen yürüyüşe çıkarız ve o yolda ne gördüğümüzün farkına bile varmayız çünkü tüm o anlarda fiziken orada olsak bile aslında “orada” değiliz. Koca bir yaşamı böyle geçirenler var. Sadece zihninin içinde bir hayat tüketenler. Fotoğraflara ve videolara bakıp hüzünlenenler… Ne ara geçti, nasıl geçti diyenler. O anların tadını çıkaramamışlar. Boşa geçmiş hepsi. Çok acı değil mi? Otomatik pilot bizi hayatta tuttuğu kadar anlarımızı da çalıyor. Yapılacak tek şey uyanmak ve şimdi de bulunmak. Zihnimiz bizim efendimiz değil, hizmetçimiz aslında. Ta ki biz bunu fark edene kadar.
Ne söyleyeyim, nasıl söyleyeyim bilmiyorum. Bir süredir sadece izliyorum. Ülkenin geldiği noktayı. Adaletin kalmadığı, kadın ve hayvanların hiçbir güvenliklerinin olmadığı, bir şeyi yok diye hastaneden gönderilen sosyopatların gündüz herkesin içinde cinayet işleyip, öldürdükleri zavallı kızın kestikleri başını annesinin önüne fırlattıkları, hırsızların saygıdeğer, arsızların değerli, korkakların kahraman, katillerin iyi halli, tecavüzcülerin bir kere yapmış, nefsine yenilmiş diyerek aklandığı, bebeklerin dahi tecavüze uğradığı, hayvanların acımasızca toplu olarak katledilip hasta olduğu için öldü süsü verildiği bu ülkede sıranın yeni doğmuş bebeklere gelebileceği hiç aklıma gelmezdi. Yirmi beş senede adım adım geldiğimiz noktada yaşadığımız durumun adı “sosyal çürüme”. Ve artık öyle bir noktaya gelmiş ki canımızı, sevdiklerimizi teslim ettiğimiz doktorlar, hemşireler, acil çalışanları, acil telefon hattına bakan sağlık çalışanları bir araya gelip devleti dolandırmak için yeni doğmuş minicik bebekleri öldürebiliyorlar. Sistem neyse o toplumu oluşturan bireyler o sisteme uyarlar. Eğer adaletin ve demokrasinin olduğu bir toplumda yaşıyorsanız sınırlarınızın nereye kadar olduğunu bilir, o topluma uygun yaşarsınız. Ama eğer yukarıda yazdığım gibi demokrasinin olmadığı, adaletin satın alındığı, suçluların korunduğu, hırsızların akıllı muamelesi görüp alkışlandığı bir ülkedeyseniz siz de ona uyarsınız. Bu toplum var olduğundan beri böylesini hiç görmedi. Herkes değişim istiyor. Ama herkes sadece oturduğu yerden izliyor. Kimse tepki göstermiyor, bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyor. Ne zaman ucu kendilerine dokunuyor o zaman ses çıkarıyorlar. O zamanda iş işten çoktan geçmiş oluyor. Evet sarı öküzü vereli çok oldu. Ama en azından çocuklarımızın güvende olabileceği bir ülke istiyorsak, onları biraz da olsa düşünüyorsak tepki göstermeliyiz. Hiçbir şey yapamıyorsanız sosyal medya üzerinden yapın bunu. Yazık olmasın bu ülkeye…
Ne söyleyeyim, nasıl söyleyeyim bilmiyorum. Bir süredir sadece izliyorum. Ülkenin geldiği noktayı. Adaletin kalmadığı, kadın ve hayvanların hiçbir güvenliklerinin olmadığı, bir şeyi yok diye hastaneden gönderilen sosyopatların gündüz herkesin içinde cinayet işleyip, öldürdükleri zavallı kızın kestikleri başını annesinin önüne fırlattıkları, hırsızların saygıdeğer, arsızların değerli, korkakların kahraman, katillerin iyi halli, tecavüzcülerin bir kere yapmış, nefsine yenilmiş diyerek aklandığı, bebeklerin dahi tecavüze uğradığı, hayvanların acımasızca toplu olarak katledilip hasta olduğu için öldü süsü verildiği bu ülkede sıranın yeni doğmuş bebeklere gelebileceği hiç aklıma gelmezdi. Yirmi beş senede adım adım geldiğimiz noktada yaşadığımız durumun adı “sosyal çürüme”. Ve artık öyle bir noktaya gelmiş ki canımızı, sevdiklerimizi teslim ettiğimiz doktorlar, hemşireler, acil çalışanları, acil telefon hattına bakan sağlık çalışanları bir araya gelip devleti dolandırmak için yeni doğmuş minicik bebekleri öldürebiliyorlar. Sistem neyse o toplumu oluşturan bireyler o sisteme uyarlar. Eğer adaletin ve demokrasinin olduğu bir toplumda yaşıyorsanız sınırlarınızın nereye kadar olduğunu bilir, o topluma uygun yaşarsınız. Ama eğer yukarıda yazdığım gibi demokrasinin olmadığı, adaletin satın alındığı, suçluların korunduğu, hırsızların akıllı muamelesi görüp alkışlandığı bir ülkedeyseniz siz de ona uyarsınız. Bu toplum var olduğundan beri böylesini hiç görmedi. Herkes değişim istiyor. Ama herkes sadece oturduğu yerden izliyor. Kimse tepki göstermiyor, bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyor. Ne zaman ucu kendilerine dokunuyor o zaman ses çıkarıyorlar. O zamanda iş işten çoktan geçmiş oluyor. Evet sarı öküzü vereli çok oldu. Ama en azından çocuklarımızın güvende olabileceği bir ülke istiyorsak, onları biraz da olsa düşünüyorsak tepki göstermeliyiz. Hiçbir şey yapamıyorsanız sosyal medya üzerinden yapın bunu. Yazık olmasın bu ülkeye…
Ne söyleyeyim, nasıl söyleyeyim bilmiyorum. Bir süredir sadece izliyorum. Ülkenin geldiği noktayı. Adaletin kalmadığı, kadın ve hayvanların hiçbir güvenliklerinin olmadığı, bir şeyi yok diye hastaneden gönderilen sosyopatların gündüz herkesin içinde cinayet işleyip, öldürdükleri zavallı kızın kestikleri başını annesinin önüne fırlattıkları, hırsızların saygıdeğer, arsızların değerli, korkakların kahraman, katillerin iyi halli, tecavüzcülerin bir kere yapmış, nefsine yenilmiş diyerek aklandığı, bebeklerin dahi tecavüze uğradığı, hayvanların acımasızca toplu olarak katledilip hasta olduğu için öldü süsü verildiği bu ülkede sıranın yeni doğmuş bebeklere gelebileceği hiç aklıma gelmezdi. Yirmi beş senede adım adım geldiğimiz noktada yaşadığımız durumun adı “sosyal çürüme”. Ve artık öyle bir noktaya gelmiş ki canımızı, sevdiklerimizi teslim ettiğimiz doktorlar, hemşireler, acil çalışanları, acil telefon hattına bakan sağlık çalışanları bir araya gelip devleti dolandırmak için yeni doğmuş minicik bebekleri öldürebiliyorlar. Sistem neyse o toplumu oluşturan bireyler o sisteme uyarlar. Eğer adaletin ve demokrasinin olduğu bir toplumda yaşıyorsanız sınırlarınızın nereye kadar olduğunu bilir, o topluma uygun yaşarsınız. Ama eğer yukarıda yazdığım gibi demokrasinin olmadığı, adaletin satın alındığı, suçluların korunduğu, hırsızların akıllı muamelesi görüp alkışlandığı bir ülkedeyseniz siz de ona uyarsınız. Bu toplum var olduğundan beri böylesini hiç görmedi. Herkes değişim istiyor. Ama herkes sadece oturduğu yerden izliyor. Kimse tepki göstermiyor, bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyor. Ne zaman ucu kendilerine dokunuyor o zaman ses çıkarıyorlar. O zamanda iş işten çoktan geçmiş oluyor. Evet sarı öküzü vereli çok oldu. Ama en azından çocuklarımızın güvende olabileceği bir ülke istiyorsak, onları biraz da olsa düşünüyorsak tepki göstermeliyiz. Hiçbir şey yapamıyorsanız sosyal medya üzerinden yapın bunu. Yazık olmasın bu ülkeye…
Ne desem nasıl desem bilmiyorum. Son ana kadar vicdanları elvermez, bellli ki birilerinin oyları yüzünden göstermelik yapıyorlar dedim ama şaşırtmadılar. Tecavüze uğrayan çocukları, 6 yaşında koca adamlarla evlendirilen minicik kızları normal gören bir ahlak sistemine sahip insanların Allahın ruhunu taşıyan tüm canlılara saygı göstermesini beklemek delilik elbette. Üstelik inandıkları din ve kitapta yazıyor bu. Allah’ın nuru var olan her canlıda var. Can dediğimiz şey O değil mi zaten… Dünya bir sahne. Ve her birimiz o sahnede vermemiz gereken dersleri veriyor, ödememiz gereken borçları ödüyoruz. Hiçbir canlının en ufak bir hakkı diğerine geçmez. Öyle kusursuz bir ilahi adalet var çünkü. Bugün bu canları acımadan öldürenler, bilimsel yöntemler ile sonuç aramak yerine can almayı tercih edenler, buna destek verenler, görmezden gelenler her biriniz bunun bedelini ödeyeceksiniz. Ne kadar acıttıysanız o kadar acıyacak canınız. Ne kadar öldürdüyseniz o kadar öldürüleceksiniz. Ne eksik ne fazla. Sakın biri bana ama köpekler çocuklara saldırdı demesin. Köpek saldırısı yılda kaç tane, insan saldırısı, cinayet ne kadar? O köpekleri öldürmek için harcadığınız paranın daha azı ile kısırlaştırabilirdiniz. Ama amacınız başka… Dilerim tez zamanda akıbetinizi görmek nasip olur. Zevkle izlemeyeceğiz. İbret alarak izleyecek, çocuklarımıza yapılanların nasıl er geç ödendiğini göstereceğiz…
Çok ama çok üzgünüm. Günlerdir bir umut haberleri takip ediyorum belki güzel bir haber çıkar diye ama bir taraftan da bu coğrafyada bunun mümkün olmadığının farkındayım. Çünkü bu toplumda küçük kızların ve erkek çocuklarının başlarına neler geldiğini özellikle son dönemde çok gördük. Bu korkunç cinayet ve sonrasında olanlar, ailenin çelişkili ifadeleri, koca bir köyün sessizliğe gömülmesi, duymadım, görmedim, bilmiyorum diyerek üç maymunu oynaması, baba yarısı denilen amcanın arabasında bulunan Narin’e ait DNA izleri, buna rağmen kimsenin tek kelime etmemesi ve 19 gün sonra Narin’i öldüren kişinin onu suyun içine taşlarla gizlediğinin anlaşılması…Bu ülkede gördüğümüz her şey, sadece çocuk tecavüzleri, çocuk ve kadın cinayetleri değil, her şey toplumsal çürümenin sonucu. Biz artık çocukluğumuzdaki o toplum değiliz. Çürümüş, kokuşmuş, iki yüzlü bir ahlak sistemine sahip olan korkunç bir toplumuz. Sustuğumuz, görmezden geldiğimiz, alıştığımız, kanıksadığımız, bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyerek sessiz kaldığımız her şey bizi bu noktaya getirdi işte. Ve ne yazık ki Narin ne ilk, ne de son. Nice Narin oldu bugüne kadar, nice Narin olmaya devam edecek. Çünkü çürüme bir defa başladı mı ya çürüyen organı kesip atmak gerek ya da çürümenin tüm bedene yayılıp ölüme sebebiyet vermesini izlemek… Sanırım o noktaya doğru son hızla ilerliyoruz. Benim ise şu anda tek yapabileceğim Narin’e ses olmak! Seni asla unutmayacağjm güzel Narin. Ve sana ses olmak için elimden geleni yapacağım. Nurlar içinde uyu. Adın gibi narin bedenine taş değmesin. Bir sonraki enkarnasyonun bu kadar acılı olmasın dilerim… #narin
Kısa bir tatilin anatomisi…Göz açıp kapayana kadar geçti. Ana sığdırdıkların kadar andan kaçırdıkların baki…
Kısa bir tatilin anatomisi…Göz açıp kapayana kadar geçti. Ana sığdırdıkların kadar andan kaçırdıkların baki…
Kısa bir tatilin anatomisi…Göz açıp kapayana kadar geçti. Ana sığdırdıkların kadar andan kaçırdıkların baki…
Kısa bir tatilin anatomisi…Göz açıp kapayana kadar geçti. Ana sığdırdıkların kadar andan kaçırdıkların baki…
Kısa bir tatilin anatomisi…Göz açıp kapayana kadar geçti. Ana sığdırdıkların kadar andan kaçırdıkların baki…
Kısa bir tatilin anatomisi…Göz açıp kapayana kadar geçti. Ana sığdırdıkların kadar andan kaçırdıkların baki…
Kısa bir tatilin anatomisi…Göz açıp kapayana kadar geçti. Ana sığdırdıkların kadar andan kaçırdıkların baki…
İnsan hayat denen yolculuğun bir noktasında her ne yaşıyorsa bunun kendisinden kaynaklı olduğunu anlar. Zira hep aynı şeyleri yaşamak matematiksel olarak mümkün değildir. Bunu fark etmek önemlidir çünkü her deneyiminin kaynağının kendisi olduğunu anlayan insan bunu değiştirebileceğini fark eder. Ama insan acıdan ve korkudan kaçma eğilimdedir. Bu sebeple kolayca yapmak ister her şeyi. Değişeyim ama kolay olsun, acı çekmeyeyim, hızlıca olsun bitsin. Bu uğurda kendisine bunu vadedenlerin kapısını aşındırır. Bilinçaltı temizliği adı altında bir günde, birkaç saatte onları yepyeni bir insan yapacağını söyleyenlere kapılır ve hayal kırıklığına uğrar. Çünkü bu mümkündür ama kolay değildir ve kimse bunu o kişi adı yapamaz. Bilinçaltının kapısından kişinin sadece kendisi girebilir ve orada gördükleri onu dehşete düşürür. O binbir çeşit korkularla ve utanç, suçluluk, değersizlik, yetersizlik, sevilmeye layık olmadığını hissetme, pişmanlık, öfke, nefret gibi duygularla yüzleşmeden, onların içinden geçip bu korku ve duyguların onu nasıl düşünmeye, hissetmeye, davranmaya ittiğini görmeden ve en önemlisi bunları değiştirmeden hiçbir farklılık yaratamaz hayatında. Kısaca Sen Değişirsen Her Şey Değişir ama bu değişimin tek yolu içindeki karanlığını bastırmak yerine onu kucaklamaktır…
İnsanın inançları, düşünceleri ve duyguları onun evrene yaydığı kişisel frekansını oluşturur. Her insanın frekansı farklıdır. Frekansımız neyse yaşadığımız olaylar ve hayatımızda olan kişiler de buna uygundur. Frekansı sizinkine uymayan hiçbir insan sizin hayatınızda bulunamaz. Siz neyseniz yaşamınız odur. İlişkilerinde her türlü fiziki ve psikolojik tacizi yaşayan, dayak yiyen, aşağılanan ama buna rağmen devam eden kadınların bilinçaltlarında farkında olmasalar da erkek dediğin döver de sever de, seven erkek kıskanır yahut buna benzer inançlar vardır. Veya çocukluğunda yaşadığı fiziki taciz yani dayak sebebiyle kimsenin onu sevemeyeceğine, buna layık olmadığına, bunları hak ettiğine inanır. Bu inançların yarattığı duygular ve düşüncelerle davranır ama otomatik pilot moodunda, farkında olmadan. Bu duygu, düşünce ve inançların frekansı benzer şeyler yaşayacağı modelleri ve kişileri yaşamına çeker. Çıkış duygu, düşünce ve inançları değiştirmektir. Bu uzun bir yoldur ama başka neler yapılabilir derseniz; *Meditasyon yapmak *Seslerden, kokulardan ve renklerden faydalanmak. ( Orman, yağmur, doğa yahut dalga sesi, iyi hissettiren kokular, belki kurabiye kokusu, belki portakal, tarçın kokusu. Açık mavi, açık yeşil dinginleştirir. Kırmızı öfke ve nefret duygularını arttırabilir. ) *Erken kalkmak. Ne kadar erken kalkarsanız o kadar dingin ve huzurlu olursunuz. Bu da frekansınızı etkiler. *Beslenmek. Araştırmalar canlı yiyecekler, sebze, meyve ve tahılla beslenen insanların et ve et ürünleri ile beslenen insanlara göre daha dingin ve huzurlu olduğunu göstermiştir, ne yerseniz osunuz. *Şükretmek frekansı en yüksek duygulardan biridir. Ama bazı insanların ağızlarının alışkanlığı olan çok şükür kelimesinden bahsetmiyorum. Kalpten gelen bir şükür duygusundan bahsediyorum. Bunun için defter tutmak ve onları gerçekten hissetmek çok önemli. Otomatik olarak bu duygunun frekansına yükselirsiniz. *Frekans yükseltici aletler artık günümüzde mevcut. Bir tame edinilebilir ama düzenli kullanmak önemli. Elbette bunların hiçbiri inançlarınızı, o inançların yarattığı düşünceleri, o düşüncelerin yarattığı duyguları ve o duyguların yarattığı eylemleri değiştirmenizden daha etkili değil.
Kötü ve zor bir süreçten mi geçiyorsun? İlişkilerinde hep aynı şeyi mi yaşıyorsun? Kariyerinde bir türlü dikiş tutturamıyor, kendini yetersiz ve değersiz mi hissediyorsun? Ailevi ilişkilerin seni hayattan mı bezdiriyor? İş ortamında görülmediğini, duyulmadığını, ciddiye alınmadığını mı düşünüyorsun? Maddi olarak bir türlü düze çıkamıyor, benzer zorlukları mı yaşayıp duruyorsun? Hayattan zevk almıyor ve aynı yerde sıkışıp kalmış gibi mi hissediyorsun? Tüm bunlar sen ister farkında ol ister olma senin bilinçaltının bir yansıması. Ana rahmine düştüğün andan itibaren hem hücresel bazda tüm atalarının inançlarını ve korkularını devraldın, hem karman neyse ona göre doğduğun aile ortamında yaşadıkların sana belli inançlar aşıladı hem de toplumsal bilinçaltından aldıkların var. Ve sen bunların hiçbirinin farkında olmadan bu inançların yarattığı düşünceler, bu düşüncelerin tetiklediği duygular ve bu duyguların seni sevk ettiği davranışlar ile kendine bir döngü yarattın. Hep aynı şeyi yaşayıp duruyorsun. İçindeki inançların yarattığı duyguların frekansı sana aynı sahneyi yaratacak ortak paydada birleştiğin insanları getiriyor yaşamına. Uykuda, otomatik pilotta olduğun için bunların hiçbirinin farkında değilsin. Sadece uyanıp içine bakarsan göreceksin. Tüm bunları nasıl yarattıysan değiştirecek olan da sensin. Eğer aynı döngüler içinde acı çekmekten usandıysan ve artık yeter diyorsan bu hafta sonu başlayacak olan “Sen Değişirsen Her Şey Değişir” atölye serisinin ilk ayağı olan 21 günlük online kampa katıl. Bilgi için 👉🏻 [email protected] adresine yazabilirsiniz.
Hayatımızda bizi üzen, meydan okuyan, canımızı yakan, aldatan, ihanet eden, hakkımıza çalan, bizi binbir türlü acı ile baş başa bırakan insanlar gerçekten suçlu mu yoksa bizim birer projeksiyonumuz mu? Bilinçaltınızda ailenizdeki nice kadın tarafından aktarılmış “erkekler aldatır” inancı varsa sizin aksini yaşamanız mümkün müdür sizce? Değildir elbette. Yahut nesiller boyu hücresel bazda size aktarılmış yoksulluğun erdem olduğu inancı sizi elbette yoksulluk içinde tutacaktır. Çünkü bu inançlar sizi parayla ve karşı cinsle ilgili belli şekilde düşünmeye sevk eder. O düşünceler bedenin belli duygular üretmesini sağlar ve o duygular sizi eyleme iter. Para kazanma yollarınızı yahut ilişkilerinizi sabote edersiniz bu yüzden. Duygularınızın frekansı bu döngüyü devam ettirmeniz için uygun oyuncuları hayatınıza getirmeye devam eder durur. Ve hep kurban rolünde neyi neden yaşadığınızı anlamadan yaşayıp gidersiniz. İnsan neyi neden yaptığını bilmez. Çünkü otomatik pilot moodunda hep aynı şeyleri yapmaya devam eder. Bu sebeple aslında kimse suçlu değildir. Herkes birbirinin hayatında rol alan oyunculardan ibarettir. Zira Nigâhdar’da yazdığım gibi “Küpün içinde ne varsa dışına o sızar.” İçinizde ne varsa hayatınızda deneyimledikleriniz de odur. Farkında olsanız da, olmasanız da. Değişim kendi içine bir yolculuğa çıkmadan ve onları dönüştürmeden asla mümkün değildir…
Kaşıkçı Elmasının hikayesini bilir misiniz? Dünyanın en önemli mücevheri sayılan bu taşı 1699 senesinde bir gariban İstanbul Eğrikapı çöplüğünde buluyor. Ne olduğunu anlamadan taşı bir kaşıkçıya satıyor. Kaşıkçı da taşı bir kuyumcuya 10 akçeye satıyor. Arkadaşı olan başka bir kuyumcu taşın çok değerli olduğunu fark edip almak istiyor ama tartışma çıkıyor. Durum kuyumcubaşına gidiyor. Kuyumcubaşı taşı 20 akçeye satın alıyor ve elmas önce Sadrazam Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa’ya oradan da Padişah Dönrdüncü Mehmet’e ulaşıyor. Saraydaki mücevher ustaları tarafından işlenerek 86 karatlık şimdiki haline dönüşüyor. Elmasın adı da onu ilk satın alan kişi olan kaşıkçıdan geliyor. Buradaki en önemli soru şu : İlk başta taşın değeri anlaşılmadı diye taş değerinden bir şey kaybetti mi? Yahut taş üç tahta kaşığa satıldı diye değersiz mi oldu? Siz de öylesiniz işte. İçinizdeki cevher anlaşılmadı, kimse size hak ettiğiniz değeri vermiyor diye üzülmeyin. Karşınızdakiler o cevheri anlayacak yetkinlikte değilse veya cevher henüz işlenmediye değerinden bir şey kaybetmez. Er ya da geç herkes sahip olduğu cevherin karşılığını alır.
Tekrar eden döngüleriniz, neden hep bunlar benim başıma geliyor dediğiniz, sanki hep aynı yerde takılan bir filmin içinde, farklı oyuncularla oynuyormuşsunuz gibi hissettiğiniz ne varsa hepsinin sizinle alakalı olduğunu ve bilinçaltınızda bulunan ne varsa onlar tarafından deneyimlerinizin şekillendiğini söylesem… Ve elbette tüm deneyimlerinizi yaratan siz olduğunuz için değiştirecek olanın da siz olduğunuzu söylesem… Jung’un dediği gibi “Bilinçaltının farkında olmayan her insan yaşadıklarına kader der.” Farkına varıp değiştiren ise kaderini değiştirir. Kaderinizi değiştirmeye ve yetti artık dediğiniz, bir türlü olmayan, neden bana hiç verilmedi, neden hep bunun eksikliğini çekiyorum dediğiniz ne varsa hepsini dönüştürmeye hazır mısınız? 13 ekimde yeniden Sen Değişirsen Her Şey Değişir diyoruz. Katılmak için [email protected] adresine yazabilirsiniz…